Kategori arşivi: Yokluk Yılları ve Sonrası

OTOMOBİL ACENTALARI ÇOĞALIYOR

Aynı yıllar Türkiye’de otomobilin yanı sıra otomobil lastiği ticareti de yapılmaya başladı. Kemal Halil, Mehmet Rifat ve Sürekâsı Firmasının Goodyear’dan sonra Michelin lastikleri kendi teşkilatını kurdu. Dunlop, acentalığını G. E. Baker’e verdi. Ferestone, İsviçre kökenli G. G. Hochstrasser firması ile çalışmaya başladı. Şoförler Kooperatifi 1924-28 arasında Taksim’de bir yedek parça mağazası açtı. Bu kooperatif 1933’e kadar devam etti ve sonra kapandı. Orada çalışanların hepsi birer yedek parça mağazasının sahibi oldular. Bu arada bisiklet ve motosiklet gelmeye başladı Türkiye’ye. Yedek parça satan dükkânların yanında otomobil aksesuarı ticarethaneleri çıktı ortaya.
Tamirhaneler, boyahaneler, benzin istasyonları satıcısı, şoförü, alıcısıyla otomobil sevdası tüm Türkiye’yi sarmıştı artık. Uygarlığın bu nimetinden herkes yararlanmak istiyordu.
O yıllar şöyle bir göz atılırsa otomobil ticareti ile uğraşanlar; Ankara’da Koçzade Vehbi Bey Firması, Trabzon’da Sadıkzadeler, Samsun’da Aldıkaçtı Yeğenler, İzmir’de Giraud ve Alliotti, Adana’da Rasihzade Biraderler (Fevzi Dural), Gaziantep’te Mehmet Alevli, Diyarbakır’da Birecikli Halil, Zonguldak’ta Alişan firmaları idi.

OTOMOBİL İSTANBUL’DA YAYILIRKEN

Amerika’dan ve Avrupa’dan gelen otomobillerin sayısı gittikçe artıyor, otomotivcilerin dikkati gittikçe Türkiye üzerinde yoğunlaşıyordu. Ünlü firmalar İstanbul’da acentalık açma konusunda birbirleriyle yarış halindeydiler. Ankara, Bursa, İzmir’den böyle talepler geliyordu ama bunlar Salıpazarı’nda monte edilen kamyon ve otomobilleri kime satacaklardı? Evet, alıcı kimdi? Hem büyük bir heves, daha doğrusu sevda haline gelen, hem de önemli bir ihtiyaç olan bu motorlu araçları kimler, hangi para ile satın alacaklardı? Sorun bu idi. Üstelik kamyon ve otomobiller satılsa bile onların yürüyeceği yol yoktu ki. Ne şehir içi, ne de şehirlerarası.
Fakat her şeye rağmen Türkiye’de otomobil sayısı her gün gittikçe artıyordu. Hatta 1928’lerde İstanbul’da ikinci el otomobil piyasası bile kurulmuştu.
500-600 bin nüfuslu İstanbul’un çeşitli semtlerindeki köşe başlarında taksi gurupları vardı. Şoförler ise bileği sağlam, az-çok öğrenim görmüş, aklı başında adamlardı. Beyoğlu’nda Tokatlıyan Oteli’nin öteki köşesinde sokağın başında Fiatcılar, Pangaltı’da Chevroletciler müşteri beklerdi. Değişik markalar değişik semtlere dağılmışlardı.
Şehzadebaşı’nda, Aksaray’da, Tepebaşı’nda, Fatih’te, Taksim’de, Kadıköy’de ve bunların önemli sokak başlarında da taksi bulunurdu.

TAKSİ AĞALARININ GÖREVİ

Her durağın birden fazla taksi arabası olan bir ağası vardı. Bu ağalar bir lâkapla anılırdı. Abanoz Sokağının kızlarını izinli oldukları günler Şoför Saim gezdirirdi. Bu, onun işi, onun görevi idi. Kadıköy’de Giyom Süleyman ün salmıştı. Bir de ünlü Senihi Yürüten vardı ki, Senihi Garajı’nın sahibi olan ve şoförlükten yetişen bu zatın daha sonraki yıllar Şoförler Cemiyetinin reisi olduğu ve Demokrat Parti’den milletvekili seçildiği görülecektir.
İstanbul şoförlerini yönetenler taksi ağaları idi. Kendilerine özel otomobil almak isteyenler, satın alacaklar arabanın takside çalışıp çalışmayacağını mutlaka onlara danışırlardı. Eğer ağalar hayır derse alıcı da vazgeçerdi bu alışverişten. Çünkü, insanları o yıllar otomobil sevdası öylesine sarmaya başlamıştı ki, “İki-üç yıl kullanıp sonra yenisi alırım. Otomobilimi de hiç değil ise taksi çıkartır, taksicilere satarım” diye düşünürlerdi.
İstanbul’da veya diğer şehirlerde özel ve taksi olarak 800 kadar otomobil vardı.
1928 yılında Türkiye’de 1500 otomobil Samsun, İzmir, Bursa, Adana ve Trabzon gibi büyük illere dağılmıştı denilebilir. Buna ilaveten 1000 kadar kaptıkaçtı ile 3000 kadar çeşitli tip kamyon ilâve edildiği zaman tüm ülkede yaklaşık 5500 motorlu aracın mevcut olduğunu düşünebiliriz.
Yine aynı dönem taksi şoförlerine yılda 25, özel otomobil olarak da 10-12 araba satabilen acentalar fevkalâde başarılı kabul edilirdi. İstanbul’da özel otomobillerin sayısı 1927-28 yıllarında 200 kadardı. Bunlar bomboş caddelerde ağır ağır dolaşırken içindekiler caka ile etraflarını süzer, dışarıdakiler ise imrenerek onları seyrederlerdi. Çocuklar için otomobil görmek veya peşinden koşmak büyük bir eğlenceydi.

YOKLUK YILLARI VE SONRASI

Cumhuriyet’in ilân edildiği bu yıllar Türkiye’nin ekonomik durumu, geri kalmışlığı malûm. Ama uygarlığın nimetlerinden yararlanmaya susamış insanlar gördükleri, duydukları bütün yeniliklere sahip olmak istiyorlardı. Tekerlekli motorlu araçlar ancak bazı ordu birliklerinde vardı o yıllar. Kamyon, motosiklet ve otomobil. Evet, otomobil ile İstanbullular daha 1900’lerde tanışmıştı. Şehirde devlet erkânını ara sıra taşıyan ancak üç-beş araç vardı. Padişah bile atlı araba ile cuma selâmı törenine veya şehir içi geziye çıkıyordu. Cumhuriyetin ilânından sonra işgal kuvvetlerinden birtakım araçlar kalmıştı. Bunların yanında Amerikalılar, o yıllar Sirkeci Rıhtımında bulunan depolarında Amerikan Foreign Trade adlı bir yarı montaj, yarı satış yeri kurmuşlardı. Buradan Chevrolet, Studebaker,Ford otomobil ve kamyonları birtakım komisyoncular vasıtasıyla piyasaya sürülüyordu. İtalyanların Fiat markası İstanbul’dan doğrudan doğruya Torino’ya bağlı ayrı bir acenta ile mallarını satıyordu. Bursa, İzmir, Ankara, Eskişehir ve Karadeniz illeri büyük ilgi gösteriyordu otomobile. Ancak bunların çalışacağı şehirlerarası yol yoktu ki. Eğer böyle bir durum olsaydı motorlu araçların satışı çok büyük rakamlara ulaşabilirdi. Pendik’ten Gebze’ye kadar bile karayolu ile gidilemiyordu. Ama Amerikalılar, İtalyanlar yine de memnundular. Ve İstanbul’un büyük bir otomobil pazarı olacağını görüyorlardı.

KİMLER OTOMOBİL SATIYORDU?

İstanbul’un 1924-25’li yılları ilk otomobil satıcılığı işine girişen Türk tüccarı “Türk asıllı Beyaz Rus” firması Aynvefa, Sirkeci’de Ford mamullerini pazarlıyordu. 1928 sonlarında Aynvefa, Ford acentalığını bırakınca Anadolu’dan İstanbul’a gelmiş olan Kâtipzade Şakir Bey adındaki bir tüccar işi devraldı ve şirketin başına Aziz İsvan’ı getirdi. General Motors Ford’un acentalığını Amerikan Foreign Trade’den ilk devreden Leslie B. Howard’dı. Lewis Heck’in sonradan sahip olduğu bir firmanın yeri bugünkü Divan Oteli’nin bulunduğu yerdi ki Amerikan Garaj diye anılıyordu.
G. E. Baker, Grand Garage ismiyle Studebaker, Erskin ve Essex marka otomobillerini satardı. Altıparmak Kardeşler Pegeot’u, Delpiyano adlı İtalyan ise Fiat ve Lanciaları temsil ediyordu. Müslüman Türk ve Hristiyan vatandaşların beraber kurdukları ilk otomobil firması ise, Kemal Halil, Mehmet Rifat (Yalman) ve Sürekâları adlı kuruluştu. (Bugünkü Tatko) Bunlar Dodge otomobil ve kamyonları ile Goodyear lâstiklerinin temsilcisiydiler. Ünlü gazeteci, başyazar Ahmet Emin Yalman ve kardeşlerinin içinde bulundukları bu firmada en küçükleri olan Mustafa Vacit Yalman, Amerika’da uzun süre bir fabrikada işçi olarak çalışmış ve otomobilciliği öğrenmişti. Bakınız Mustafa Vacit Yalman o günleri nasıl anlatıyor: —1927 yılları İstanbul’da T modeli Dodge kamyonlarının parçalarını Salıpazarı’nda monte ederdik. Sonra gemilere yükleyip Mudanya ‘ya gönderirdik. Oradan da Bursa civarında kasabalara dağılırdı. Ankara’ya ise trene iki-üç kamyon yüklenirdi. Karadeniz şehirleri kamyon satın alırdı ama az. Bunlar vapurlara yüklenir, vinçlerle takalara indirilir. Deniz fırtınalı olup da taka sallandıkça işler zorlaşırdı. Vinci ayarlamak çok güçtü. Liman yoktu ki vapurlar yanaşabilsin. Trabzon güya transit limandı ama gayet ilkel idi. Oradan İran’a kamyonlar gönderilirdi.
—Yılda kaç otomobil alırdı Karadeniz? — 3-4 kadar. Ankara’da daha fazla idi. İstanbul’da bile 1927-28’li yıllar parmakla gösterilecek kadar az otomobil ve kamyon vardı. Hele otomobil. Kamyonlarımızın parçaları Amerika’dan gemi ile gelir Salıpazarı Rıhtımda ufak bir fabrikada montajı yapılırdı. Yani daha gümrükte iken biterdi iş. Çünkü, bütün parçalar ve kayıtları vardı. Bunlardan ne anlasın gümrük memuru, eksik mi, fazla mı? Montaj orada tamamlanır ve acentaya getirilirdi kamyonlar.
Ben o yıllar Amerika’da, Charysler fabrikasının bütün bölümlerinde çalıştım öğrenmek için. Sonra, Packard fabrikasına girdim. Orada da elektrik parçalarının yapılışını gördüm. Bernar Nahumla beraber işçi tulumu giyip aylarca çalışmış, para kazanmış ve öğrenmişizdir otomobilciliği. Bernar, Detroit’te Daimler Fabrikasındaydı. İstanbul’da karşı karşıya otururduk. Beyoğlu’nda Tokatlıyan’ın karşısında bir sokak vardı, sonunda bir köşede mağaza. Otomobil bile park edilebilirdi önünde. Trafik falan yoktu. Bomboştu her taraf. Tramvayın geçtiğin yolun kenarında otomobilimizi park ederdik. Ankara’da Ford acentası olan Koçzade Vehbi Bey ile 1927-28’li yıllarda tanıştım; yani otomobilcilik nedeniyle.