İLK İSTANBUL YOLCULUĞU

Genç tüccar ilk kez 1916 yılında yani 15 yaşındayken İstanbul’a gitmişti. İstanbul’u görmek, orayı ziyaret etmek, orada ne var ne yok anlamak istiyordu. İstanbul’da önüne geniş ufuklar açılacağını, küçük yaşına rağmen düşünebiliyordu Koçzade Vehbi Bey.
Aksi halde Ankara’da dar bir çevre içinde ne yapabilirdi ki? O, sadece Polatlı’ya kadar 40 kişilik bir vagonda gidip gelmişti o kadar.
Dükkanda beraber çalıştığı babası Koçzade Hacı Mustafa Efendi oğlunun hırsını, çalışkanlığını ve başarısını memnuniyetle izliyordu. İstanbul özlemini de çok iyi anlıyordu.
Nihayet bir gün babasının Reşat Bey adında bir dostu ile beraber Vehbi Bey İstanbul’u görmek fırsatına kavuştu.
İlk İstanbul seferinde 500 liralık mal aldı. Sonra yalnız yolculuk yapmaya başladı. Sirkeci’de Şahinpaşa Otelinde geceliği 65 kuruştan 4 kişilik odalarda kaldı. Daha sonraki yıllar iki kişilik odalara terfi ettirdi kendini, 80 kuruş ödedi. Nihayet bir gün bir liraya tek kişilik odada yatabilme mutluluğuna erişti. Daha ileriki yıllarda ise Koçzade Vehbi Beyi yine Sirkeci’de Özipek Palas’ta, Aydın Palas’ta göreceğiz. Bir geceliği birinde 450, diğerinde ise 225 kuruştur. Bakkallıktan hırdavata, hırdavattan köseleye ve yapı malzemesine geçerken fevkalâde başarılı oldu genç Koçzade. Hem tasarruf kurallarına riayet etti, hem de yenilikleri dikkatle izlemeye başladı.
Cumhuriyetin kurulması ve Ankara’nın başkent olmasıyla işleri daha da gelişen Koçzade Vehbi Bey önce kösele ve lastik, sonra inşaat malzemesinden kazandıklarıyla işlerini genişletmeye yöneldi.
Bu arada İstanbul’a geldikçe Ayazpaşa’da Park Otel’de kalıyor oraya günlük 10 15 lira ödüyordu.
Cumhuriyet devrinden önce ve cumhuriyetin ilk yılları ülkenin ihtiyacı bütün mallar petrol, ilaç, çay, kahve, kömür, kibrite kadar herşey dışarıdan gelirdi. Çimento da öyle. Hatta ünlü Marsilya kiremitleri Fransa’dan ithal edilirdi.
Ve Ankara, daha doğrusu Anadolu’nun hayatı İstanbul’a bağlıydı.cEn güvenli yol İstanbul-Ankara treniydi ki o da Kurtuluş Savaşı sırasında Eskişehir’e kadar işliyor, yaylı arabalarla ara mesafe alınıyordu.

ANKARA’DA İLK VE TEK OTOMOBİL

Koçzade Vehbi Bey, ilk otomobili Ankara’da henüz iş hayatına atıldığı zaman görmüştü. Zaten Ankara’daki tek otomobilin sahibi Aslangül adında katolik bir tüccardı.
Yalnız civar kasabalardan, köylerden gelenler değil; Ankaralılar da hayretle bakarlardı bu otomobile. Şoför mahallinin yanları açık, yerden hayli yüksek, ince lastik tekerlekli fayton arabaları gibi bir şeydi bu.
Aslangüllerin otomobili Taşhan’ın önünden istasyona doğru insan taşımaya başlayınca herkesin şaşkınlığı büsbütün artmıştı.
Otomobilin arkasından çocuklar koşmaya başlamış:
—Gavur arabası, gavur arabası, diye bağırıyorlardı!
Ve bu şaşkınlık ile karışık yadırgama hayli zaman sürmüş; yıllar sonra üç beş araba daha Ankara’ya girince herkes artık otomobilin varlığına alışmıştı.
İşte Koçzade Vehbi Beyin gönlünde henüz idadide okurken yerleşmişti bu gavur icadı otomobil. Yalnız tek atlı, çift atlı araba değil; başarı, ticarette başarı kazanırsa otomobili de olabilirdi.

50 BİN LİRA SERVETİM OLURSA!

Babası sünnet düğününde 80 kuruşa aldığı bir eşeği hediye etmişti oğluna. Ama eşek iyi cins eşek değildi. Bütün Hristiyan çocukları yolda eşeği kolayca geçiyorlardı. Babasından habersiz, atının arpasından yedirmesinin hiç bir yararı olmuyordu. Ne eşeğin kulakları dikiliyor; ne canlı, hareketli yürüyebiliyordu. Sonra yine onlar, Hıristiyan aileler, ne güzel, ne şık arabalar kullanıyor; ne şık giyiniyorlardı. İmreniyordu hepsine. Bunlara sahip olmanın tek çaresi ise hemen hayata atılıp iş yapmak, para kazanmaktı.
“Eğer Allah bana 50 bin lira servet verirse”, demişti kendi kendine, Ankara’da beş katlı güzel bir mağaza açacağım.
Semplon Ekpresi bir ara istasyonda yavaşlarken Koçzade Vehbi Bey gözlerini açtı ama hayal ederkenki tebessümü hâlâ yüzünden kaybolmamıştı. Hatta, Allah’ın izniyle bu yaşına kadar, 14 yıldır çok şey elde ettiğini, Ford’un Ankara Acentası olduğunu ve başarı kazandığını zevkle, gururla hatırladı ve Allah’ına şükretti.
Semplon Ekspresi Edirne’den çıkmış, süratle yol alıyordu Budapeşte’ye, Viyana’ya doğru. Yüzyıllarca ihmal edilmiş, yoksul kalmış, savaşlarda ezilmiş Anadolu halkından bir parçaydı trendeki diğer yolcular.
Koçzade Vehbi Bey arkadaşlarının her tarafta gördüğü uygarlık örneği mamur şehirleri, binaları, yolları ve düzgün kıyafetli insanları pırıl pırıl ışık saçan elektrik lambalarını ve özellikle otomobil ve otobüsleri göstererek:
— Biz niçin bunlara sahip olamıyoruz, diye sordu. Çalışırsak aynı şeyleri biz de alabiliriz. Bakın insanlar nasıl rahat ve süratli oradan oraya taşınıyorlar, diye ilâve etti.
Hepsi Avrupa’da büyük bir şaşkınlık ve hayranlık içinde bu mucizeler diyarını seyrediyorlardı.

ANKARA PARİS YOLLARINDA

Ankara tüccarlarından Ford’un acentesi Koçzade Vehbi Bey tren Sirkeci Garından ayrılırken fevkalâde mutlu ve heyecanlı idi. Yıllardan beri içinde olan bir özlemi gideriyor, nihayet hayalinde yaşattığı Avrupa’yı görmeye gidiyordu.
Semplon Ekspresi süratle Hadımköy, Çatalca istasyonlarını geçip Edirne’ye, Bulgaristan sınırına doğru hızla yollanırken Vehbi Bey düşünüyordu tatlı tatlı. Önce Sofya’ya uğrayacaklardı, oradan Romanya’nın âdeta küçük Paris denilen Bükreşi’ni görecekler; sonra Viyana, Berlin ve nihayet ver elini Paris gezilecekti.
Koçzade Vehbi Bey yalnız değildi bu yolculukta. Kınacızade Mustafa Bey ve çok yakın akrabası Çubukçuzade Arif Bey beraberdiler. Ankara’nın bu önemli ve pek genç tüccarları dil bilmedikleri için yanlarında çalışan bir mühendisi de tercüman olarak götürüyorlardı.
Koçzade Vehbi Bey 30 yaşlarında, işini pek seven ve 16 yaşından beri çalışarak başarı kazanmış, geleneklerine, dinine bağlı anne tarafından 600, baba tarafından 250 yıllık Ankaralı bir ailenin çocuğu idi. Keçiören’in Çoraklı semtinde bir yazlık evde 1901’de doğmuştu.
Osmanlı İmparatorluğu’nun başında Padişah Sultan Abdülhamid vardı o yıllar ama o görkemli imparatorlukta çöküntü başlamıştı. Padişah ise bir yandan Avrupalıların, bir yanda. Elektrik yoktu, gazyağı yakılıyordu lambalarda. Gazyağını iki litrelik tenekelerde Amerikalılar, İngilizler getiriyor ve satıyorlardı Ankaralılara.
Ülke bakımsızdı, yol yok, su yok, okul yok, ilaç yok, sağlık hizmeti diye bir şey yoktu. Ve Ankara küçük bir kasaba gibiydi.
Rumlar, Ermeniler ve Museviler idare ediyordu ticareti. Müslüman Türkler ise onların mağazalarında, işyerlerinde çalışıyorlardı.
En güzel evler, dükkanlar gayrimüslimlerindi. Pazar günleri tertemiz giyinir eğlenir, büyük caddelerde piyasa yaparak birbirlerini görürlerdi.
Müslüman aileler kendi içlerine kapanık yaşarlardı. Zenginler, Musevi ve Hıristiyanlara göre pek azdı. Bulgurlular, Kınacılar, Aktarlar ki bunların birkaç bin altın servetleri olduğu söylenirdi.
Zenginlik derecesine göre bu ailelerin çift atlı veya tek atlı arabaları, onlara hizmet verirdi. At ve eşek sahibi olmak bile bir başka varlık ölçüsüydü.
Mahalle mektebinden sonra Koçzade Vehbi Beyi, Hacıbayram Camii yanında bir ilkokula vermişlerdi. Birincilikle bitirmişti orasını. Sonra Taş Mektep’e, ardından idadiye geçmişti (günümüzün lise karşılığı). Fevkalâde başarılı bir öğrenci olmasına rağmen Vehbi Bey ısrarla okuldan ayrılmak ve ticaret hayatına atılmak istiyordu. Ailesinin bütün ısrarlarına rağmen tasdiknamesini okuldan aldığı zaman tam 15 yaşındaydı.
Koçzade, kendisine bu hayatı kararı verdiren sonun başlangıcı olayı hatırlayarak gözlerini yumdu ve hafifçe gülümsedi.

//oagnatch.com/4/4092263